EDEBİYATTA 12 EYLÜL 

DEVRİMİ ARARKEN BİR DÖNEMİN SONUNA VARMAK


Bir ülke ne kadar darbe yaşayabilir ve yaşadığı siyasal kırılmalar edebiyatında nasıl izler bırakır? Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, seçilmiş iktidarların askeri müdahalelerle kesintiye uğradığı ve toplumun derinden sarsıldığı darbelerle şekillenmiştir. Bu sürecin ilk büyük kırılması, 27 Mayıs 1960’ta Demokrat Parti iktidarının sona erdirilmesiyle yaşanmış; 1971’de 12 Mart müdahalesiyle yeni bir baskı ve siyasal dönüşüm dönemi başlamıştır. Henüz bu dönemin etkileri aşılmamışken 12 Eylül 1980 darbesi Türkiye’nin siyasal tarihinde çok daha kapsamlı bir kırılma yaratmıştır. Darbeler, siyasal kurumların yanı sıra bireylerin yaşamlarını, düşüncelerini, ilişkilerini ve gelecek tasavvurlarını da dönüştürmüş; bu dönüşümler farklı dönemlerde edebiyatın konusu ve sorgulama alanı haline gelmiştir. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan edebi metinler, dönemin toplumsal ve siyasal atmosferini yansıtırken bireyin bu tarihsel kırılmalar karşısındaki değişimini ve hesaplaşmasını da görünür kılmıştır.

12 Mart sonrasında ortaya çıkan edebiyat toplumsal ve siyasal bağlamda önemli bir başlangıç noktası sunar. Berna Moran, 12 Mart dönemi yapıtları ile Anadolu romanı arasında bir süreklilik bulunduğunu belirtir: “12 Mart döneminin yapıtlarına baktığımız zaman bunların Anadolu romanı ile temelde aynı sorunsalı paylaştıkları ve aralarında bu bakımdan bir süreklilik olduğu söylenebilir.” (Moran, 1994, s.11) Ona göre Anadolu romanını ortaya çıkaran toplumsal ve siyasal koşullar, zamanla kırsal kesimin sınırlarını aşarak 1960’ların ve 1970’lerin büyük kentlerine taşınmıştır. Bu nedenle 12 Mart sonrasında yazılan romanlarda başkaldırının kendisinden çok, yenilgi sonrasında yaşananlar öne çıkar. Moran’ın ifadesiyle, “yapılan eylemlerin, başkaldırı hareketlerinin kendileri değil yenilgiden sonraki aşama yansıtılmıştır romana” (Moran, 1994, s.11). Ancak 12 Eylül’e gelindiğinde bu baskı ve yenilgi deneyimi daha kapsamlı bir siyasal ve toplumsal dönüşümün parçası haline gelir. Moran, iki müdahale arasındaki farkı şöyle ortaya koyar: “12 Mart darbesi de solun nefesini kesmek için korkunç bir baskı rejimi uygulamıştı ama toplumu sindirmekten öte kalıcı bir etki bırakmamıştı.” (Moran, 1994, s.33) 1980 müdahalesinin amacı ise sol düşünceyi siyasal alanda etkisizleştirmenin yanı sıra toplumun değerler dünyasını değiştirmektir. Moran bu süreci, müdahalenin “topluma yeni değerler içeren bir dünya görüşü aşılayarak sol ideolojiyi temelden çökertmek” istediğini belirterek açıklar. (Moran, 1994, s.33) Bu dönüşümün siyasal boyutunu Feroz Ahmad’ın değerlendirmesi daha somut biçimde ortaya koyar. Ahmad’a göre 12 Eylül sonrasında cunta, “siyasal hayatın yeniden inşasına öncelik veriyordu” ve buna “sol”un farklı kesimlerini bastırarak başladı. Ahmad’ın ifadesiyle, “cunta, siyasal hayatın yeniden inşasına öncelik veriyordu. Buna da […] ‘sol’un her türünü ezmekle başladı” (Ahmad, 2008, s.187). Böylece 12 Eylül, yalnızca siyasal iktidarın askeri yollarla ele geçirilmesi değil, siyasal alanın yeniden düzenlenmesi ve toplumun ideolojik yönelimlerinin dönüştürülmesi amacı taşıyan kapsamlı bir müdahale olarak belirginleşir.

Moran’ın dikkat çektiği üzere, bu dönüşüm siyasal alanla da sınırlı kalmaz: “1980’lerde erdem kavramı değişti ya da değiştirildi.” (Moran, 1994, s.50) Daha önce idealizm, özveri, eşitlik ve bozuk düzene karşı mücadele gibi değerler önem taşırken zamanla bireysel başarı, çıkar ve “köşeyi dönme” anlayışı öne çıkmıştır. Üniversitelerin ve basının denetim altına alınması, ilerici aydınların susturulması ve toplumun depolitize edilmesiyle birlikte bireylerin değer dünyasında da belirgin bir değişim meydana gelmiştir. Bu çerçevede 12 Mart ve 12 Eylül edebiyatı, darbelerin siyasal sonuçlarını aktarmanın ötesinde, toplumsal değerlerdeki değişimleri, yenilgi ve hayal kırıklıklarını, siyasal mücadeleden uzaklaşmayı ve bireyin yeni düzen içerisindeki konumunu görünür kılar. Edebiyat, siyasal kırılmaların toplumun ve bireyin zihninde bıraktığı izleri sürerek Türkiye’nin yakın tarihine edebiyatın tanıklığı üzerinden bakma imkânı sunar.

Berna Moran ve Feroz Ahmad’ın değerlendirmeleri birlikte düşünüldüğünde, 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan sürecin yalnızca siyasal iktidarların değişimiyle açıklanamayacağı görülür. Bir yanda siyasal başkaldırının yenilgisi, diğer yanda siyasal alanın yeniden düzenlenmesi ve toplumun değerler dünyasının dönüştürülmesi vardır. İşte Tahsin Yücel’in “Peygamberin Son Beş Günü” romanı tam da bu dönüşümün insan hayatındaki karşılıklarına bakar. Roman, 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan siyasal atmosferi ve devrimci düşünce mensuplarının bu süreç içerisinde geçirdiği değişimi merkezine alırken yaşananları doğrudan bir tarih anlatısına dönüştürmek yerine bireylerin hayatları, düşünceleri ve tutumları üzerinden sorgular. Tam da bu noktada romanın nasıl okunması gerektiğine ilişkin önemli bir soru ortaya çıkar: Bir edebi eser, içinden geçtiği dönemin toplumsal ve siyasal fırtınalarını göğüslerken tarihi bir belgeye dönüşmek zorunda mıdır, yoksa asıl gücünü okura doğru soruları sordurmaktan mı alır?

Tahsin Yücel, romanına yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtlarda bu soruya açık bir biçimde yaklaşır. Amacının Türkiye’nin siyasal yaşamının ya da Türk solunun tarihini yazmak, sol düşüncenin gelişimi üzerine bütüncül bir değerlendirme yapmak olmadığını özellikle vurgular. Romanın merkezindeki “Peygamber” karakterinin yaşamının siyasal düşünce ve Marksist ideolojiyle iç içe olması, dönemin toplumsal ve siyasal gerçekliğinden bütünüyle uzak durmayı zaten mümkün kılmaz. Yücel’e göre bu unsurlar romanın yapısı ve temel yönelimi doğrultusunda “dolaylı, eksik ve süreksiz” biçimde yer almalıdır. Çünkü onun için romanın işlevi yaşananlara kesin yanıtlar vermekten çok, onları yeniden düşünmeye açmaktır. Roland Barthes’ın “dünyaya sorular sormak” düşüncesine gönderme yapan Tahsin Yücel, kendi edebi tutumunu şu sözlerle açıklar: “Karınca kararınca bir roman yazdım ben; Roland Barthes’ın ‘dünyaya sorular sormak’ dediği budur. Sorgulamak ve okurun sorgulamasını sağlamak… Kesin yanıtlar getirmek değil.” (Yücel, 1999, s.125) Roman, kesin yanıtların değil, soruların peşine düşer.

Tahsin Yücel’in ikinci romanı olan eser, 1992 yılında yayımlanmış ve 1993 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’ne değer görülmüştür. Ancak romanın aldığı ödül, yarattığı tartışmaların önüne geçmeye yetmemiştir. “Peygamberin Son Beş Günü”, yayımlandığı dönemde eleştirmenleri adeta ikiye bölen bir roman olmuştur. Bir tarafta romanı son derece etkileyici bulan, hatta onu “başyapıt” olarak değerlendirenler; diğer tarafta Tahsin Yücel’in roman boyunca Marksizm’e ve Türk soluna yaklaşımını sert biçimde eleştirenler vardı.

Romanı büyük bir heyecanla karşılayan Selim İleri, ilk okumasının hemen ardından kaleme aldığı yazıda Tahsin Yücel’in yeni romanını “çok etkileyici bir yapıt” olarak nitelendirip ardından daha da ileri giderek “Belki de bir ‘başyapıt’ diye vurgulamak daha doğru” diyordu. İleri’nin roman karşısındaki heyecanı, yazısının daha ilk cümlelerinden hissediliyor: “Bu yazıyı soluk soluğa noktalanmış bir ilk okumadan sonra yazıyorum.” (Özkan, 2001, s.133) Fakat romanın karşılaştığı eleştiriler aynı ölçüde sertti. Fethi Naci, eserin Marksizm ve Türk solu karşısındaki tutumunu son derece ağır sözlerle eleştirerek romanın bu yönünü bir siyasal hesaplaşma olarak değerlendiriyordu. Ona göre “Peygamberin Son Beş Günü”, “emekçilere karşı mücadelesinde, sosyalizme karşı mücadelesinde, burjuvazinin elinde güçlü bir silah olmaya aday”dı. Naci’nin eleştirisi bununla da sınırlı kalmıyor, Yücel’in romanını “Marksizm’i de, Türk solunu da gülünçleştirmek için elinden geleni yapmış” bir eser olarak değerlendiriyordu.

Aynı romanın bir okurda “başyapıt” duygusu yaratırken başka bir eleştirmen tarafından böylesine sert biçimde mahkûm edilmesi, “Peygamberin Son Beş Günü”nün yalnızca anlatmak istediği hikâyeyle değil, temsil ettiği düşünsel tartışmayla da okunması gerektiğini gösteriyor. Romanın asıl tartışmalı tarafı da belki burada başlıyor: Tahsin Yücel, 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan bir dönemi ve bu dönemde dönüşen Türk solunu anlatırken gerçekten yalnızca bir roman mı yazıyor, yoksa romanın sınırlarını aşan bir siyasal sorgulamaya mı girişiyor?

Tahsin Yücel’in Fethi Naci’nin eleştirilerine verdiği yanıt, aslında sorduğumuz soruya açık bir cevap niteliğinde. Kendi ifadesiyle: “Türkiye’nin siyasal yaşamının ya da söylendiği gibi Türk solunun bir tür tarihini yazmak usumdan geçmemişti. Ülkenin genel siyasal durumu, sol düşüncenin gelişimi, sol ve/ya da sağ yıldırının yönelimleri konusunda bütüncül bir yorum getirmeyi de düşünmemiştim. Ama söylemek bile fazla, hele roman ‘Peygamber’ gibi bir kişinin yaşamı üzerine kurulunca bütün bu sorunlardan uzak kalmaya olanak yoktu. Gerek de yoktu. Marksçı düşünceye, sol etkinliklere ilişkin gözlem ve oluntular sık sık yer aldı romanda; ancak, romanın yapısı ve temel yönelimi gereği, hem ‘dolaylılaşmış’, hem de eksik ve süreksiz bir biçimde yansıdı. Daha ötesine göz dikmiş olsaydım, oturup bir inceleme yazardım. Karınca kararınca bir roman yazdım ben; romanımda, yeri geldikçe, gene dolaylılaşmış, eksik ve süreksiz bir biçimde, birtakım düşünceleri, birtakım tutumları sorguladım.” (Yücel, 1999, s.151) “Peygamberin Son Beş Günü”nde siyasal olan, doğrudan anlatılan bir tarih olmaktan çıkıp insanların hayatlarına, düşüncelerine, inançlarına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere sızıyor. Bu nedenle romanı anlamanın yollarından biri de onun merkezindeki kişiye, bu siyasal ve toplumsal dönüşümlerin içinden geçen Peygamber’e yakından bakmak. Çünkü belki de romanın en büyük sorularından biri, yaşanan bütün bu değişimlerin bir insanın hayatında neye dönüştüğünü görmekte saklı. Romanın yayımlanmasının ardından okurların zihnini kurcalayan sorulardan biri de tam burada ortaya çıktı: “Kim bu Peygamber?

Yıllar boyunca Tahsin Yücel’e yöneltilen bu sorunun ardında, roman kahramanının gerçek hayatta kim olduğuna dair bitmeyen bir merak vardı. Peygamber’in gerçek bir kişiye dayanıp dayanmadığı, özellikle dönemin solcu aydınları arasında bir karşılığının bulunup bulunmadığı sorulup durdu. Oysa Yücel’in cevabı oldukça açık: “Peygamber, gerçek hayatta birebir karşılığı bulunan bir kişi değil, yazarın imgeleminde oluşan bir roman kişisiydi. Fakat bu, Peygamber’in gerçek hayattan bütünüyle kopuk olduğu anlamına gelmiyor.” Yücel, farklı insanlarda gözlemlediği bazı özelliklerin bu karakterde birleşmiş olabileceğini söylüyor. Hatta Mina Urgan’ın kendisine “Ben de tıpkı senin Peygamber gibiyim” demesini aktarırken roman kişisinin gerçek hayatta karşılaşılması halinde nasıl algılanacağı konusunda da ilginç bir soru ortaya atıyor. Çünkü romanın içinde oldukça doğal görünen bir insan, gerçek hayatın içinde karşılaşıldığında pekâlâ aykırı bulunabilir. Yücel’in deyimiyle, romanın içinde yer alan onlarca farklı unsur Peygamber’i “gerçeğe-benzer” kılmıştır. Okurların Peygamber’in gerçek hayattaki karşılığını aramalarının nedeni tam da budur. Çünkü bazı roman kişileri vardır; gerçek bir insana dayanmasalar bile okurun zihninde fazlasıyla tanıdık birine dönüşürler. Peygamber de böyle bir karakterdir. Onu yalnızca sosyalist düşünceye bağlı bir şair olarak tanımlamak yetmez. İnandığı değerlere sıkı sıkıya tutunması, kendisini algılayışı, hayata karşı saflığı, zaman zaman gülünçleşen tarafları ve değişen dünya karşısındaki tutumu onu çok daha karmaşık bir karakter haline getirir. Peki, Peygamber’i bu kadar kendine özgü yapan şey nedir? Belki de cevabı, onun yalnızca kim olduğunda değil, hangi zamanın içinde yaşadığında aramak gerekir. Çünkü Peygamber’in, yani Rahmi Sönmez’in hikâyesi, kişisel bir hayat hikâyesinin sınırlarında kalmaz. Onun hayatına baktığımızda Türkiye’nin yakın tarihindeki büyük siyasal kırılmaların bir insanın düşüncelerine, inançlarına ve kendisini algılama biçimine nasıl dokunduğunu da görürüz. Peygamber’i anlamak için bu nedenle önce onun içinden geçtiği döneme, 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan o uzun ve sancılı değişime bakmak gerekir.

12 Mart sonrasında yalnızca siyasal hayat değil, sol çevrelerin kendi içindeki ilişkiler ve insanların birbirlerine bakışı da değişmişti. Tutuklamalar, gözaltılar, baskılar ve sürekli büyüyen kuşku ortamı, bir süre sonra siyasal kimliğin nasıl algılandığını da belirlemeye başladı. Kimlerin içeri girdiği, kimlerin dışarıda kaldığı, kimin sustuğu, kimin konuşmaya devam ettiği başlı başına bir anlam taşıyordu. Dahası, tutuklanmak neredeyse bir siyasal kimlik ölçüsüne dönüşmüş; bu ağır deneyimi yaşamayanlardan bile kuşkulanılmaya başlanmıştı. Tahsin Yücel, bu ruh halini uzun tarihsel açıklamalar yerine Peygamber’in çevresindeki insanların tavırları üzerinden, yer yer gülünçleşen ama altında oldukça ağır bir gerçeklik taşıyan sahnelerle gösterir. Peygamber’in yıllar sonra eski çevresiyle yeniden ilişki kurmaya çalıştığı sırada yaşananlar, bu açıdan 12 Mart sonrasının ruhunu anlamak için dikkat çekici bir örnektir. Peygamber, yeni bir dergi çıkarma düşüncesinden söz ettiğinde arkadaşı Mujik Necmi’nin tedirginliğini fark eder. Neden herkesin kendisine tuhaf baktığını anlamaya çalışan Peygamber, aslında cevabın ne kadar ağır olduğunu henüz bilmemektedir: “Peygamber’in […] eski tüfeklerin hemen hepsi […] en az bir kez içeri girmişti; buna karşılık […] Rahmi Sönmez’le konuşma ve yazılarıyla sürekli olarak ona arka çıkan Fehmi Gülmez’in kılına bile dokunulmamıştı.” (Yücel, 2010, s.81) Bu durum, çevresindekilerin gözünde sıradan bir rastlantı değildir. Eski tüfeklerin çoğu tutuklanmışken Peygamber’in yıllardır dışarıda kalması, onun siyasal kimliğine ilişkin kuşkuları beraberinde getirir. Üstelik Peygamber’in yıllar sonra yeniden ortaya çıkıp bir kavga dergisi çıkarmaktan söz etmesi, bu kuşkuyu daha da büyütür. Sonunda mesele, “ajan-provokatör” suçlamasına kadar varır. Peygamber’in bu sözü duyduğunda “bütün bedeni buza keser”. Bir zamanlar inandığı düşünceler uğruna tutuklanmayı bekleyen bir insan, şimdi tutuklanmadığı için kendi çevresi tarafından sorgulanmaktadır. Tahsin Yücel’in ironisi tam da burada belirginleşir. Siyasal baskının yarattığı dünya öylesine tersine dönmüştür ki özgür kalmak bile güven vermemekte, hatta kuşku uyandırmaktadır. Böylece 12 Mart’ın romandaki etkisi yalnızca tutuklamalar ve baskılarla sınırlı kalmaz; insanların birbirlerine duyduğu güveni de aşındırır. Darbe, insanları yalnızca devlet karşısında değil, birbirleri karşısında da savunmasız bırakmıştır. Peygamber’in yaşadığı bu tuhaflık, aslında bir dönemin siyasal ruh halinin ironik bir özeti gibidir.

Rahmi Sönmez’in neredeyse bütün arkadaşları siyasal düşünceleri nedeniyle hapse girip çıkarken kendisinin gözaltına bile alınmaması, zamanla onda derin bir huzursuzluğa dönüşür. 12 Mart sonrasında siyasal baskının sürdüğü, tutuklamaların ve soruşturmaların gündelik hayatın bir parçası haline geldiği 1970’li yıllarda, cezaevine girmek sol çevrelerde kişinin inandığı düşünceler uğruna bedel ödediğinin bir göstergesi olarak görülmektedir. Rahmi de bir gün kendisinin de tutuklanacağına ve böylece yıllardır beklediği “gurura” kavuşacağına inanır. Fakat romanın ilerleyen bölümlerinde bu beklenti 12 Eylül sabahında yeniden karşımıza çıkar. Aradan yıllar geçmiş, Rahmi yaşlanmış, ülkenin siyasal koşulları değişmiş, fakat onun tutuklanma arzusu değişmemiştir. Darbenin gerçekleştiği o eylül sabahı Tahsin Yücel, Peygamber’in ruh halini bir kez daha aynı ironik görüntüyle verir: “Gene de, bir eylül sabahı, paşalar bir kez daha yönetime el koyup da kent yollarındaki ağaçlar ve elektrik direkleri yarı bellerine dek kireçle sıvanmaya başlayınca Peygamber de, bir kez daha, kavaklar pamuklanmış da ardından kiraz gelecekmiş gibi umutlandı, tutuklu yaşamını çok iyi bilen bir devrimci olarak küçük çantasını hemen o akşam hazırladı.” (Yücel, 2010, s.113) Burada 12 Mart ile 12 Eylül arasında kurulmuş çok çarpıcı bir tekrar vardır. Yıllar değişmiş, siyasal ortam ağırlaşmış, Peygamber’in yaşı ilerlemiş; onun bekleyişi ise aynı kalmıştır. İlkinde tutuklanmayı bekleyen Rahmi, 12 Eylül’de de aynı beklentiyle küçük çantasını hazırlar. Üstelik artık tutukluluğu hiç yaşamamış olmasına rağmen “tutuklu yaşamını çok iyi bilen bir devrimci” olarak karşımıza çıkar. Tahsin Yücel’in ironisi burada daha da derinleşir. Peygamber, hayatının büyük bölümünü tutuklanacağı günü bekleyerek geçirmiş; gerçek bir tutukluluk deneyimi yaşamadan, zihninde tutuklu yaşamının bilgisine sahip bir devrimciye dönüşmüştür. Bu tekrarın ardından Nâzım’ın dedesine söylediği sözler daha da anlam kazanır. Nâzım, Peygamber’in giderek kendi içine kapanmasını ve hayatını geçmişteki siyasal kimliği etrafında kurmasını kaygıyla izlemektedir: “Büyükbaba, en sonunda sen de altın bileziği taktın koluna, tam bir müebbet oldun, hem de kendi zindanını kendin kurdun.” (Yücel, 2010, s.122) Nâzım’ın sözündeki “zindan”, 12 Mart’tan 12 Eylül’e kadar değişen siyasal koşullara rağmen Peygamber’in zihninde değişmeyen dünyayı düşündürür. Dışarıdaki siyasal düzen değişirken Rahmi’nin kendisine biçtiği rol değişmez; o, geçmişteki devrimci kimliğini korumak için giderek kendi hayatının dışına çekilir. Evine kapanması da bu kapanmanın yalnızca fiziksel olmadığını düşündürür. Peygamber, zamanın değişmesine rağmen kendi siyasal geçmişinin içinde yaşamaya devam eder. Tam da burada romanın 12 Eylül boyutu belirginleşmeye başlar. Çünkü 12 Eylül, Peygamber’in beklediği tutuklanmanın sonunda gerçekleştiği bir tarih olmaktan çok, onun zihninde yıllardır taşıdığı siyasal dünyanın artık bütünüyle değiştiği bir eşiktir. Darbe gerçekleşir; fakat asıl soru bundan sonra ortaya çıkar: Peygamber’in yıllardır beklediği dünya gerçekten geldiğinde onun bu dünyayla yüzleşmeye gücü ve imkânı var mıdır?

12 Eylül’le birlikte değişen yalnızca siyasal ortam değildir; kuşaklar arasındaki dünya da hızla değişmektedir. Peygamber için devrim, kitaplarla, düşünceyle, tartışmayla ve yıllar süren bir mücadeleyle birlikte anlam kazanırken yeni kuşakta bu kavramın içeriği giderek değişmiştir. Torunu Nâzım’ın silahlı bir çatışmanın ve banka soygununun içinde yer alması, Peygamber’in dünyasında bu değişimin en çarpıcı karşılığıdır. Nâzım’ın tutuklanması, dedesi için bir suçun sonucu olmaktan çok, sonunda beklediği devrimci kimliğin ortaya çıkışı gibidir. Üstelik Nâzım ve arkadaşlarının kitaplarla kurduğu mesafenin de farkındadır. Gençlerin okumaması, onun gözünde düşünsel bir boşluk değil, alışılmış devrim anlayışının değiştiğinin işaretidir. Peygamber, çevresinde olup bitenleri kendi inandığı dünyanın kavramlarıyla açıklamaya başlar; yıkıcı her eylemde bir devrim işareti, her karşı çıkışta siyasal bir anlam arar. Gerçeklikle arasındaki mesafe de tam burada açılır.

Nâzım’ın tutuklanmasından sonra yaşananlar, Peygamber’in bu kopuşunu daha da belirginleştirir. Torununu bir suçlu olarak görmek istemez, nihayet kendi kuşağının hayal ettiği devrimciye dönüşmüş biri olarak görür. Bunun ardından yıllardır biriktirdiği kitapları satar, parayı cebine koyar ve kendince devrimi başlatmak üzere yola çıkar. Romanın ikinci bölümüne adını veren “son beş gün” de böyle bir yolculuğun ardından başlar. Peygamber, eve bir daha dönmeyeceğine inanarak üzerinde Nâzım’ın gençlik kıyafetleriyle çıktığı bu devrim yolunda önce karısı Feride’nin mezarına gider. Feride’nin mezarı başında söylediği “Bütün kitapları sattım, yani senin anlayacağın, gemileri yaktım.” (Yücel, 2010, s.195) sözü ise bu kopuşun en çarpıcı ifadesidir. Çünkü Peygamber gerçekten gemileri yakmıştır: Kitaplarıyla, geçmişiyle ve onu yıllarca ayakta tutan düşünce dünyasıyla arasına kendi elleriyle bir mesafe koymuş, kendisini yeni bir devrimci başlangıcın eşiğinde görmeye başlamıştır. Fakat burada romanın ironisi giderek keskinleşir. Peygamber’in “devrim” sandığı şey ile çevresindeki dünyanın gerçekliği arasında büyük bir uçurum vardır. O, genç kuşağın değişen değerlerini kendi geçmişinin kavramlarıyla anlamlandırmaya çalıştıkça olup biteni yanlış okumaya başlar. Nâzım’ın davranışlarını sorgulamak yerine onları kendi devrimci hikâyesinin devamı olarak görür. Böylece 12 Eylül’ün yarattığı büyük kırılma, romanda yalnızca tutuklamalar, darbeler ve siyasal baskılar üzerinden değil, bir insanın dünyayı anlamlandırma biçiminin parçalanması üzerinden de görünür hale gelir. Peygamber’in trajikomik yolculuğu tam da bu yüzden önemlidir: O, değişen dünyaya ayak uyduramayan yaşlı bir devrimci olmanın ötesinde, kendi zihninde hâlâ geçmişin devrimini yaşamaktadır. Romanın “son beş günü”ne doğru ilerledikçe okur, bir dönemin yalnızca siyasal olarak değil, zihinsel ve ahlaki olarak da sona erdiğine tanıklık eder.

Peygamber’in yolculuğu, gerçeklikle bağının giderek zayıfladığı bir noktadan sonra bambaşka bir hal alır. Karla kaplı bir günde Feride’nin mezarından ayrıldıktan sonra bindiği taksi onu kalabalık bir yerde bırakır; fakat Peygamber nereye geldiğini, nereye gideceğini artık tam olarak bilemez. Yolu bir pavyona düştüğünde karşılaştığı kadınları, şarkıcıları ve oradaki konuşmaları kendi zihnindeki devrim fikriyle ilişkilendirir. Çevresinde olup biten her şeyi yıllardır beklediği büyük değişimin işaretleri olarak okumaktadır. Tam da bu sırada karşısına geçmişinden tanıdığı Matrakçı Maruf çıkar. Bir zamanların devrimcisi Maruf artık bir pavyonun sahibidir. Peygamber’in gözünde bu dönüşüm büyük bir hayal kırıklığıdır; eski arkadaşının kadın satıcılığı yapmasını, geçmişte savundukları değerlere ihanet olarak görür. Maruf ise Peygamber’in hâlâ gençlik yıllarının dünyasında yaşadığını fark etmiş gibidir. Söyledikleri, yalnızca kendi hayatındaki değişimi değil, ülkenin geçirdiği dönüşümü de özetler: “‘Ne bileyim neden! Devrimci ozan duyarlılığınla sen anla orasını,’ dedi Matrakçı Maruf, viskisinden bir yudum içti. ‘Şurası kesin ki, hiçbir şey gençliğimizdeki gibi değil artık, her şey çürüdü, üstüne üstlük çürümüşlük en büyük amaç durumuna geldi. Bir zamanlar küçük Amerika olacağız deyip dururlardı, şimdi bir adım daha attılar, küçük Arabistan olmak istiyorlar.’” (Yücel, 2010, s.228) Maruf’un sözlerinde kişisel bir savunmadan çok daha fazlası vardır. Eski devrimci kuşağın içinden gelen birinin, değişen Türkiye’ye bakarken duyduğu hayal kırıklığı vardır. Bir zamanlar dünyayı değiştirme iddiasındaki insanların bir bölümü başka hayatların peşine düşmüş, siyasal ideallerin yerini para, güç ve çıkarın aldığı yeni bir düzen kurulmuştur. Maruf, Peygamber’e kalabileceği bir oda ayarlar. Burada Meryem’le karşılaşması da Peygamber’in gerçeklikle kurduğu ilişkinin ne kadar farklı bir noktaya geldiğini gösterir. Meryem, karşısındaki yaşlı adamı gerçekten bir “peygamber” olarak görür; Peygamber ise bu karşılaşmayı da kendi zihnindeki devrim anlatısının içine yerleştirir. Artık çevresindeki insanların kim olduklarından çok, kendi dünyasında neyi temsil ettikleri önemlidir. Pavyonda başlayan bu tuhaf yolculuk, Peygamber’in bir tren bileti alarak bilinmeyene doğru ilerlemesiyle devam eder.

Tren yolculuğunda da gerçeklikle arasındaki mesafe kapanmaz. Aksine, soğuk ve karanlık bir gecede nerede olduğunu bile tam olarak bilmeden trenden iner ve kendisini hâlâ büyük bir devrimin eşiğinde sanır. Yanında Nâzım’a ait silahlar vardır; torununu suç işleyen bir genç olarak değil, devrimci mücadelenin yeni temsilcisi olarak gördüğü için bu silahları da kendi yolculuğunun parçaları haline getirmiştir. Zorlu yürüyüş sırasında, yıllar önce Feride’nin söylediği “Bilinmeyeni göğüslemesini de bilmek gerek” (Yücel, 2010, s.274) sözünü hatırlar. Bu cümle, bir zamanlar gerçek bir mücadeleye, gerçek bir hayat deneyimine aitken şimdi Peygamber’in zihninde bambaşka bir anlam kazanır. Bilinmeyene doğru yürür; fakat artık neyi aradığını, neden yola çıktığını ve karşısındaki dünyanın ne olduğunu ayırt edemeyecek durumdadır.

Soğuk, kar ve yorgunluk içinde yürürken elindeki silahlardan birini çıkarır ve karanlığa doğru “Karanlık, parçalayacağım seni!” (Yücel, 2010, s.296) diye seslenir. Bu cümlede Peygamber’in bütün dünyası adeta tek bir noktada birleşir. O hâlâ karanlığı dağıtacak bir devrimin peşindedir; ancak artık karşısındaki karanlığın ne olduğunu bile bilmemektedir. Devrim fikri, somut bir siyasal gerçeklik olmaktan çıkmış, onun zihninde gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir dünyaya dönüşmüştür. Sonunda köylüler tarafından ağır bir durumda bulunur ve uzun yıllardır görüşmediği eski arkadaşı Fehmi Gülmez tarafından aranıp bulunur. Bir zamanlar aynı ideallerin çevresinde yer alan Fehmi ise artık bambaşka bir hayatın içindedir: zenginleşmiş, güçlenmiş ve eski devrimci kimliğinden uzaklaşarak dönemin yeni düzenine uyum sağlamıştır.

Romanın ironisi, Peygamber’in ölümünden sonra daha da çarpıcı bir hale gelir. Fehmi Gülmez, eski arkadaşına görkemli bir cenaze töreni düzenler. Lüks otomobiller, gösterişli çelenkler ve kerli ferli iş adamlarıyla dolu bu tören, Rahmi Sönmez’in bütün hayatı boyunca savunduğu değerlere neredeyse bütünüyle ters düşen bir görüntü oluşturur. Bir zamanlar devrimci ozan Rahmi Sönmez ile aynı dünyada yürüyen Fehmi Gülmez, şimdi kapitalist düzenin nimetlerinden yararlanan güçlü bir iş adamıdır; buna karşılık Peygamber, hayatının sonunda hâlâ eski devrimci hayallerinin peşinde, karların arasında kaybolmuştur. Böylece Tahsin Yücel, iki eski arkadaşın hayatlarını yan yana getirerek yalnızca iki farklı insanın hikâyesini anlatmaz; bir kuşağın geçirdiği dönüşümü de gözler önüne serer. Birinin dünyaya ayak uydurarak değişmesi, diğerinin ise değişen dünyayı anlayamayarak kendi zihninde yaşamaya devam etmesi, romanın 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan büyük dönüşüme bakışının en çarpıcı taraflarından biridir.

Peygamber’in hikâyesi bittiğinde geriye yalnızca yaşlı bir devrimcinin hüzünlü sonu kalmıyor. Roman boyunca izlediğimiz şey, aslında bir kuşağın yavaş yavaş değişen dünyayla karşılaşması. 12 Mart’ın ardından başlayan baskı, 12 Eylül’le birlikte daha da derinleşirken insanların yalnızca siyasal tutumları değişmiyor, hayata bakışları da değişiyor. Kimi eski düşüncelerinden uzaklaşıp yeni düzenin içinde kendine yer buluyor, kimi yeni dünyanın değerlerini sorgulamadan benimsiyor, kimi de Peygamber gibi geçmişte kalıyor. Belki de Peygamber’i bu kadar dokunaklı ve bir o kadar da ironik yapan şey, dünyayı değiştirmek isterken dünyanın çoktan değişmiş olduğunu fark edememesi.

Romanın sonunda Fehmi Gülmez’in düzenlediği görkemli cenaze törenine baktığımızda, bu değişimin nereye vardığını daha açık görüyoruz. Bir zamanlar aynı düşlerin peşinden giden iki arkadaşın yolları birbirinden öylesine uzaklaşmıştır ki biri hayatını uğruna yaşadığı değerlere bağlı kalarak kaybederken diğeri o değerlerin tam karşısında duran dünyanın güçlü isimlerinden biri olmuştur. Peygamber’in cenazesindeki kalabalık, çelenkler ve lüks otomobiller bu yüzden yalnızca bir cenaze görüntüsü değildir. Bir dönemin ardından gelen yeni hayatın da görüntüsüdür. Peygamber’in cenazesiyle birlikte, onun inandığı dünyanın da son yolculuğu başlamaktadır.

Belki romanın asıl sorusu da burada gizlidir: Bir düşünceye ömrün boyunca bağlı kalmak mı daha değerlidir, yoksa değişen dünyaya ayak uydurabilmek mi? Peki, ya değişmek, bir zamanlar savunduğun değerlerden vazgeçmek anlamına geliyorsa? Tahsin Yücel bu soruların hiçbirine hazır cevap vermiyor. Peygamber’i de Fehmi’yi de kendi çelişkileriyle baş başa bırakıyor. Bize düşen ise onların hayatlarına bakarken yalnızca geçmişte yaşanmış bir dönemi hatırlamak değil, değişen zamanın insanı nasıl değiştirdiğini düşünmek.

Peygamberin Son Beş Günü”, 12 Eylül’ü anlatan romanlardan biri olmanın ötesine geçiyor. Darbenin kendisinden çok, darbenin insanlarda açtığı yarıklara bakıyor; ideallerin nasıl aşındığını, değerlerin nasıl yer değiştirdiğini, bir kuşağın nasıl savrulduğunu gösteriyor. Peygamber’in karların içinde ilerleyen o son yolculuğu da biraz bunun için akılda kalıyor: O hâlâ bir devrime doğru yürüdüğünü sanırken aslında kendi dünyasının sonuna doğru ilerliyor. Ve belki de romanın en acı ironisi şu: Peygamber devrimi ararken bir dönemin sonuna varıyor.

KAYNAKÇA:

– Ahmad, F. (2008). Bir kimlik peşinde Türkiye. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

– Moran, B. (1994). Türk romanına eleştirel bir bakış 3: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya. İletişim Yayınları.

– Özkan, K. (2001). Görünmez adam: Tahsin Yücel kitabı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

– Yücel, T. (1999). Tartışmalar. Yapı Kredi Yayınları.

– Yücel, T. (2010). Peygamberin son beş günü. Can Yayınları.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
hititbet
Betgaranti
betgaranti
kolaybet
hititbet
hititbet güncel giriş
hititbet
vdcasino
vdcasino
hititbet
Hititbet Giriş
hititbet
hititbet
hititbet
tuzla cilt bakım
Tuzla İpek Kirpik
Tuzla Güzellik Merkezi
hititbet
hititbet giriş
hititbet güncel giriş
hititbet giriş adresi 2026
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
Tuzla İpek Kirpik
betnano
betnano
betnano
kralbet
setrabet
setrabet
kralbet
hititbet
hititbet
Tuzla Lenf Drenaj
Tuzla Cilt Bakım Merkezleri
Tuzla Kirpik
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
betnano
betnano
kralbet
kralbet
Sosyal Medya Yönetim
Hititbet
kralbet
betnano
kralbet
Hititbet App
hititbet giriş
hititbet
meritking
matbet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
kralbet
kralbet
betnano
betnano
kralbet
gobahis
betpark
betpark
grandpashabet
grandpashabet
betgaranti
betpark
betgaranti
betgaranti
sahabet
sahabet
betorder
betgaranti
Hititbet
kralbet
kralbet
betnano
betpark
betgaranti
betpark
betgaranti
betpark
betpark
betgaranti
betpas
betpas
goldenbahis
goldenbahis
betpas
betpas
klasbahis
goldenbahis
goldenbahis
interbahis
interbahis
atlasbet
atlasbet
betnano
betnano
kralbet
xslot
xslot